Perilere İnan-7
7. Bölüm: Güneybatı
“Bastığın yere dikkat et,” derken trenden inmem için elini uzattı. Onunla ilgili her şey soğuk ve samimiyetsizdi. Gayri ihtiyari yüzümü buruşturdum.
“Ah teşekkür ederim. Çok kibarsın,” diye alaylı bir gülümsemeyle yanıt verdiğimde dantelli beyaz eldivenlerim bana uzatılan geniş avuca isteksizce dokundu. Giydiğim uzun etekli elbise hareketlerimi her açıdan kısıtlıyordu. Sahibinin arzusuyla bir o yana bir bu yana kontrolsüzce çekiştirilen iradesiz bir taş bebek gibi hissediyordum. İbrahim’in yardımıyla trenden inerken boyun ağrımın müsaade ettiği kadarıyla kalabalık istasyonu incelemeye başladım.
Etrafta göz yorucu bir renk kalabalığı ve kargaşa mevcuttu. Hamallıkla geçimini sağlayan kirli elbiseli cüceler yeni müşteri yakalama arzusuyla yolcuların etrafında fır dönüyordu. İstasyonun temiz ve güzel koktuğu söylenemezdi. Seyyar satıcıların tezgahındaki yağlı yiyecekler sıcak havanın hararetine karışarak yüzümüze doğru kesif bir koku yayıyordu. Burun deliklerime kolonyalı pamuk tıkamak için amansız bir istek duyuyordum.
Aniden yolumuzun ortasına fırlayan yankesici tipte birkaç çocuk yüzünden az daha dengemi kaybedip düşüyordum.
“Burası hiç tekin bir yere benzemiyor,” diye homurdandım.
“Evet öyle, adımlarımı takip et. Benden ayrılmamaya çalış.”
Duvar kenarında dizilen kötürüm dilenciler; önlerinden nehir akıntısı misali geçen yolcuların eteklerine uzanmaya çalışıyor, dişsiz ağızlarıyla tuhaf bir şekilde inliyor ve para dileniyorlardı.
Nihayet kurtarıcımız bizi bulduğunda rahat bir nefes verdim. Orta yaşlı ve temiz kıyafetli bir cüce İbrahim’in önünde saygıyla eğildi. “Hoş geldiniz efendim!” derken valizlerimizi atik bir şekilde ellerimizden alıverdi. “Buyurun, buradan… Araba arka çıkışta bekliyor.”
Bekçi kulübesinin yanından geçtiğimizde camın aksindeki yabancı surete bakışlarımı kaydırdım. Yirmilerinin sonunda solgun tenli bir genç kadın bana bakıyordu. Üzgün ve mesafeli gözleri, mimiksiz bir yüzü vardı. Asıl Ebru'dan ne kadar da uzak bir çehreydi. Yeni halimle kimsenin beni tanıyacağını düşünmüyordum. İbrahim'in de dış görünüşü büsbütün değişmişti. Bu planlı seyahatimiz için Amir'e ait olan altın oranlı suratı gizli sığınağında bırakmak zorunda kalmıştı. Eski suretlerimiz mahzende yiyicinin minik peri kızları tarafından sıkı bir koruma altındaydı şimdi.
İbrahim’in dikkatini çekmek için boğazımı sesli bir şekilde temizledim. Yol arkadaşım pek konuşkan ve dost canlısı sayılmazdı.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum şüpheyle gözlerinin içine bakarken. Asıl sormak istediğim bu yaşlı cüceye güvenebilir miyiz gibi bir cümleydi.
Her şey yolunda, dercesine kendinden emin bir ifade takındı. Her şey kontrolüm altında.
Onu şeksiz şüphesiz takip etmemi istiyordu. Umarım bu abartılı özgüveni boş bir balondan ibaret değildir.
Hurda parçası diye tanımlanabilecek eski bir arabayla nihayet yola koyulduk. Bindiğimiz homurtu makinesi bizi yarı yolda bırakacak cinstendi. İbrahim’in arkadaşları da kendisi gibi fakirdi galiba. Onunla yaşadığımdan beri hiç lüks ve kaliteli bir şeye denk gelmemiştim. Aman, neyse Ebru! Sertleşen boyun kaslarıma tek elimle masaj yaptıktan sonra ağrımın dinmesini ümit ederek başımı geriye doğru yasladım. Tren yolculuğu tahmin ettiğimden fazla yormuştu bedenimi.
Araba tümsekli bozuk yolda hop hop zıpladıkça midem adeta takla atıyordu. Bulantımı bastırmaya çalışmak gerçekten çok zordu. Ama eğer kusarsam bilin ki İbrahim’in beyaz gömleğine doğru kusmaya özen gösterecektim. Yanımda oturan mendebur adam, düşüncelerimi okumuş gibi hemen küçük bir poşet uzattı.
“Bu gömleğimi de kirletmene müsaade edemeyeceğim, sevgili kardeşim.” Temkinli bir gülüşle dudaklarını kıvırdı.
Kardeşin batsın! Senden olsa olsa kalleş olur.
Tren yolculuğunun ilk saatlerinde üzerine bütün sabah kahvaltısını kustuğum için inanın hiç pişman değildim. Ön koltukta oturan cüceye kısa bir bakış atmanın ardından yarım gövdeyle sahte erkek kardeşime döndüm.
“İsteyerek yapmadığımı biliyorsun. Midem hassas bu aralar. Seninle yolculuk etmeye çok bayılmıyorum ben de.”
Omuz silkti ve tekrar kendi düşüncelerine çekildi. Zihninde kötücül planlar fırfır dönüyor olmalıydı. Acaba dünya haritasındaki hangi ülkeyi yıkmayı hayal ediyordu şimdi?
Bana gelecek olursak… İbrahim tarafından kaçırılmamın üzerinden sanki asırlar geçmiş gibiydi. Zaman algımın biraz hasar aldığını inkar edemezdim. Esasen Nefise'nin nikahını sabote ettiğim gün, uzak sisli bir geçmişe dönüşmüştü. İki aydan daha fazla bir sürenin geçtiğini tahmin ediyordum. Hayal ettiğimin aksine bu esaretimde kimse beni kurtarmaya gelmemiş, yiyicinin gizli sığınağında yaprak dahi kımıldamamıştı.
Doğru söylemek gerekirse muhafızlarımın böylesine kolay pes etmesi beni derin bir hayal kırıklığına uğratmıştı. İlk günlerde gerçeği kabul etmekte güçlük çeksem de haftalar geçtikçe hakikatle yüzleşmekten kaçamamıştım.
Diğer boyutun güvenilmez insanları beni çoktan gözden çıkarmıştı.
Aydınlık diyarda yaşayanlar için vazgeçilmesi kolay bir figürdüm. Nasılsa görevimi yapmış ve onları açgözlü yiyicilerden kurtarmıştım. Anlaşma bitmişti. Artık ışıkları söndürebilir, beni sahneden alabilirdik. Zaten en başından beri başrole layık ultra mükemmel özelliklere sahip biri olamamıştım. On üzerinde dört puan almam bile zordu.
Gizli sığınakta günler pek huzurlu geçmemişti tabii. Kıskanç peri kızları sağ olsunlar pembe panjurlu güzel bir masal yaşatmamışlardı bana. Yiyicinin minik perileri her gece başucuma kadar gelip ben uykuya dalana dek kulağıma geçmişimle ve muhafızlarımla alakalı kuruntular ve kötü sözler fısıldayıp durmuşlardı. Sana ihanet ettiler, seni kurtarmaya gelmediler, seni unuttular… İbrahim bizatihi böyle yapmalarını emrettiği için seslerinden kaçma şansım yoktu. Fısıltıları vesvese misali hiç aralıksız devam ettikçe iradem zayıflamıştı ve yavaş yavaş onlara inanmaya başlamıştım.
Kötü huylu periler bazen öyle ikna edici konuşuyordu ki sözlerini dikkate almamak olanaksızdı. İnsanları etkilemek konusunda çok özel bir yeteneğe sahiplerdi. Hem sivri zekalı hem de epey kurnazlardı. Onlara karşı ne kadar savaşsam da zehirlerini kanıma karıştırmayı başarmışlardı.
Evet, bir açıdan haklı sayılırlardı... İhtiyar meclisi Ebru gibi vasat bir kızı rahatlıkla gözden çıkaracak hırslı insanlardı. Doğruya doğru hiçbir zaman peri olmama sıcak bakmamışlardı. Lakin o kritik günlerde yapacakları her itiraz, Perihan Nine'nin kararına karşı saygısızlık ve başkaldırı anlamına geleceğini elbette biliyorlardı. Peri koltuğundan kovulmam için doğru zamanı ve fırsatı beklemişlerdi. Yokluğumda yerime başka bir peri bulmuş olmalarına şaşırmazdım. Eh, ne olsa melikenin koltuğuna temsilen bir kuklanın oturması gerekliydi.
"Uyan, geldik!"
Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım. Ne zaman uyuyakalmıştım? Bir anlık sersem ve ablak bakışlarımdan sonra düşünme fonksiyonlarım hızla geri döndü.
Belli ki yol tahmin ettiğimden daha uzun sürmüştü. En nihayetinde otomobil iki katlı bakımsız bir evin önünde durmuş görünüyordu. Yine cücenin kılavuzluğunda arabadan inip bahçeli eve doğru yürüdük.
Boyutun yönetildiği hükümet konağı konum olarak haritanın merkezinde kalıyordu. Işıklarını yitirmiş olan metruk yiyici şatosu ise güney bölgesindeydi. Kuzeydeki ve doğudaki şehirler ilk işgal edilen ve renksiz bırakılan yerlerdi. Bizim hedefimiz ise güneybatıya gitmekti. Batıdaki küçük bir şehirde mola vermiştik. Yarınki tren aktarmasıyla rotamızı güneye kaydıracaktık.
Ev sahibiyle tanışmadan dosdoğru üst kata çıktık ve bize ayrılan odalarımıza çekildik. Akşam yemeği hazır olana kadar dinlenmek için yeterince vaktim vardı. Şükürler olsun, sonunda yalnız kalabilmiştim. İbrahim'le siyam ikizi gibi her yere beraber gitmekten öyle sıkılmıştım ki göbek bağımızı kesmek için fırsat kolluyordum. Kaçarım diye beni gözünün önünde tutmaya ayrı bir özen gösteriyordu çirkin hindi!
Sığınaktan ayrılıp bu kadar yol tepmemizin nedeni hayırlı bir şeye vesile olmak değildi açıkçası. İbrahim'in yeni planı, onunla işbirliği yapacak güçlü ve nüfuzlu yandaşlar bulmaktı.
Ayrıca ben de işi yokuşa sürerek ona muhafızların diğer taşlarını başka bir yerde sakladığımı söylemiştim. Çirkin köstebek, Giz Nişanı’ma çoktan el koymuştu! Neyse ki Amir’in akıllı mı akıllı taşı yiyiciden asla emir almıyor, yalnızca benim direktiflerime uyuyordu. Ah annesinin uslu kızı… Anlaşmamıza göre Giz Nişanı’nın kalan üç kardeşini de ele geçirdikten sonra gardiyanım beni serbest bırakacaktı. O gün gelene kadar yiyiciye bu özel taşları nasıl kullanacağını öğretmeyeceğimi kati bir şekilde şart koşmuştum. Ara sıra kamyon kornası gibi homurdandığı olsa da bu son hususta elimi öpmekten başka seçeneği yoktu. Fakat gerçekçi oyunculuğuma rağmen işin aslına bakacak olursanız onu oyaladığımı keşfeder diye ödüm kopuyordu. İbrahim’i nasıl daha fazla oyalayacağımı hiç bilmiyordum. İki arada bir derede kalmıştım. Bazen benden şüphelendiğini hissediyordum. Eminim doğru söyleyip söylemediğimi sorguluyordu kendi içinde.
"Hanımefendi, yemek hazır. Beyler sizi bekliyor."
Kaldığım odanın kapısı kibarca tıklatıldığında yataktan istemeyerek doğruldum. Evet, oyuna geri dönme vakti...
Ev sahibi yaşlı selim bir adamdı. Sarkık kırmızı yanakları, sıcak bakışlı ıslak gözleri vardı. Çenesinin düşük olmamasına sevinmeliydim. Gece boyunca sadece birkaç kez yüzünü benim oturduğum tarafa çevirmişti. Bunun dışında sorularını sadece İbrahim'e yöneltmişti. İki adam üstü kapalı bir şekilde politik meseleleri tartıştıklarında kendimi aptal gibi hissetmeye başladım. Boyutu yönetmek tahmin ettiğimden daha karmaşıktı. İhtiyar meclisi beni gerçekten kukla gibi kullandığını bir kez daha anlıyordum. Dolaylı olarak diplomasiden bütünüyle uzak tutulmuştum.
Kayıtsızca yemeğime eğilmiş gibi görünsem de esasen konuşulan hiçbir şeyi kaçırmamak için lokmalarımı bile büyük bir sessizlikle çiğniyordum. Ev sahibinin soruları kısa ve oldukça yüzeyseldi. İbrahim de bir o kadar temkinli konuşuyordu. Aralarındaki dostluğun iç yüzünü bir gecede anlamak mümkün görünmüyordu.
Dinlendirici bir uykunun ardından güneşin ilk ışıklarıyla gözlerimizi açtık. Sabahın temiz ve serin saatlerinde yola koyulduğumuzda tatlı bir mayışmayla tekrar uyuklamaya başladım. İbrahim pek bir keyifliydi. İşler istediği gibi ilerliyordu belli ki. Dün gece yemek faslından sonra odama çekilirken o aşağıda kalıp yaşlı adamla muhabbetine devam etmişti.
Şehirden çıkış rotamızda iki kere at arabası değiştirmiştik. Gizliliğe bilhassa önem veriyordu sahte kardeşim. Sanırım takip edilme ihtimalimizden ürküyordu. Seyahat süresince verdiğimiz birkaç küçük mola esnasında sağlı sollu öbekleşmiş kargalara rastlamamız da bu kuruntularına tuz biber olmuştu. Siyah aylak kargalar uzaktan her ne kadar zararsız dursalar da gerçek kimliklerini saklama ihtimallerini yadsıyamazdık. Evet doğruya doğru, Muhbir Kuşlar Federasyonu'nun birçok üyesi tutuklanmıştı. Ancak söylentilere göre MKF'nin ikinci önemli adamı hala yakalanmamıştı. Yeraltı dünyasındaki ahbaplarının yataklığı sayesinde izini kaybettirmeyi başardığını söylüyorlardı. Hatta karga takımını tekrardan bir araya getirmeyi planlandığını iddia edenler bile vardı. MKF'nin böylesine kolay dağılabileceğini ummak pür saflık olurdu zaten. Eh, olan fasülye sırığı liderleri Şahin'e olmuştu. Fani ömrü boyunca bir daha zindandan çıkıp hürriyetine kavuşacağını düşünmüyordum.
Sanılanın aksine kara kuş çetesinin İbrahim'le araları son yıllarda hayli limoniydi. Kargalar, yakın geçmişte diğer yiyici topluluğuyla işbirliği yapmış olmalarına rağmen sürüden kovulmuş bu melez yiyiciyle aynı dostluk bağlarını devam ettirmemişlerdi. Bana sorarsanız şu dünyada İbrahim'i seven adam sayısı beşi geçmezdi. Üçten bile şüpheliydim.
Akşam üzeri kızıl ufkun altında nihayet güney sınırlarına indiğimizde suratsız yol arkadaşım yine habis tasarılarını gündeme getirerek hareketlenmişti. Bu akşamki dinlenme durağımızda bizi merakla bekleyen birinden bahsetmeye başladı. Konudan konuya atladığı için söz konusu şahısın kimliğine dair bir ipucu yakalayamadım tabii. Ama bu kişi artık hangi alicengiz oyununu oynadıysa İbrahim'in güvenini kazanmışa benziyordu.
Çok geçmeden varış noktamıza ulaşmıştık. Şehir meydanının orta yerinde homurtuyla durdu araba. Hava kararmış olmasına rağmen dışarıda neşeli bir kalabalık vardı. Şehrin ve kalabalığın ritmine hızlıca uyum sağladık. İbrahim benden birkaç adım mesafe önde tıngır mıngır yürürken bu kez bize rehberlik edecek bir cüce yoktu. Sanırım lüzum da yoktu. Zira sahte erkek kardeşim şehri iyi biliyor gibi görünüyordu.
Takip ettiğim adımlar bir anlığına duraksadı. "Hey, ilgini çekecek bir şeyler var burada!" diye seslendi imayla.
Parmağının işaret ettiği noktaya gözlerimi kaydırdım. Reklam panolarına asılmış siyah beyaz afişle bakıştık birkaç saniye. Öyle görünüyor ki ihtiyar meclisi kukla gibi oynatacakları yeni bir kurban seçmişlerdi. Muhafızlarımın beni neden kurtarmaya gelmediklerini şimdi anlıyordum.
"Saçmalık..." diye mırıldandım huysuzca. "Koca bir saçmalık."
İbrahim'in yüz ifadesindeki istihzayı umursamayarak başımı ters yöne çevirdim. Boğazımdan yukarı tırmanan gücenmişlik hissini bastırmaya çabaladım. Biraz sakinleş Ebru. Seni unutmuş olmaları dünyanın sonu değil. Başka bir kızın gelip de yerini bu kadar kolay doldurmuş olması dünyanın sonu değil, tamam mı?
Derin bir nefes alıp omzumu dikleştirdim, geride kalmış gurur kırıntılarıyla duruşumu düzeltmeye çalıştım. Yiyicinin karşısında kırılgan ve zayıf görünmek istemiyordum.
"Seni periliğe seçerken sokaklara böyle afişler asmadıklarına kalıbımı basarım," dedi İbrahim muzip ifadesini bozmadan. Keyfi pek yerindeydi. Ellerini pantolon cebine iliştirirken ağzının ucuyla laf kalabalığı yapmaya devam etti. "Boyutun yeni perisi olduğunu bile çok sonradan öğrendim. Eh bütün oyumu Nefise'den yana kullanmıştım."
Histerik bir kahkaha attım. "Peri mi?" diye sordum. "Periye benzer bir halim mi kaldı? Senin yüzünden artık gerçek yüzümü bile kullanamıyorum."
"Aa ne tesadüf, ben de kullanamıyorum!" deyip sahte suratıyla genişçe sırıttı.
Gözlerimi devirdim. Yok dostlar yok, hata bendeydi. Kime neyi anlatmaya çalışıyorsam...
Omzuna çarpa çarpa yanından geçme arzumu zorlukla bastırarak bütün hanımefendiliğimle yoluma devam ettim. Adresi bilmiyordum. Nereye ve kime gittiğimize dair hiçbir fikrim yoktu. Yine de serinkanlı bir şekilde düz istikamette ilerlemeyi sürdürdüm.
Çok geçmeden hızlanıp bana yetişti. "Hey, bu taraftan!" diyerek solumuzda kalan sokağa çekiştirdi beni. Aydınlık ve hareketli caddenin aksine buraya girince uğultular kesilmiş, şehrin seması bir anda sessizliğe ermişti. Dükkanların kepenkleri kapalıydı. Adeta etrafta in cin top oynuyordu. Şayet İbrahim tutup da burayı göstermiş olmasaydı asla böyle bir sokağın varlığını fark edemezdim.
Turuncu lambaların altında yarım yamalak aydınlanan sokakta birkaç dakikadır iki şişman panda gibi yürüyorduk.
"Eli kanlı ve silahlı pis adamlarla mı görüşeceğiz yoksa?" dedim hayal kırıklığıyla. Mafya dünyasına kollarımı açıp merhaba diyecek günümde değildim açıkçası. Yorgun ve uykulu bir pandaydım ben.
Başını hayır dercesine sallarken yirmi dört saatlik meraklı bekleyişimin sonucunu kendi gözlerimle görmemi istedi.
Dışarısı kadar kötü ışıklandırılmış beş katlı bir binaya girdiğimiz zaman bu kez cidden mafyaların inine sokulduğumuzu düşündüm. Sancılı ve batıcı ağrısı sinsi sinsi tutmaya başlayan boynumu ellerimle ovup arkaya doğru gererken asansörün en üst kata ulaşmasını bekledim.
Cikcikli zilin üç saniye çalışı ve ardından duman renkli metal kapının usulca yüzümüze açılışı…
“İşte," dedi büyük bir kıvançla İbrahim, "en büyük destekçimizle tanıştırayım seni. Meclis başkanı Kendal Bey'in kıymetli oğlu ve Başmuhafız Amir'in biricik babası Faruk Bey."
7. Bölümün Sonu
Sonraki Bölüm

Yorumlar
Yorum Gönder